Topkapı Sarayı

Dünya’nın 380 yıl boyunca yönetildiği bir merkez düşünün. Bir saray yapıldığını ve kullanıldığı yıllar boyunca İmparatorlar, krallar, komutanlar, elçiler, tüccarlar, din adamları… Dünyanın dört bir köşesinden tarihin en önemli kişilikleri, huzura çıkmaya Sultanın eteğini öpmeye ve adaletten nasiplenmeye geldiğini düşünün.Herkesin merak ettiği ve yıllar boyunca masallara konu olan bir saray Topkapı Sarayı.

Fatih Sultan Mehmed’in İstanbul’u Fethinden sonra 1460 yılında yapımına başlanmıştır. 1478 yılında da yapımı tamamlanmıştır. Saray Dünyanın en güzel manzarası olan yere İstanbul ve Haliç arasında günümüzde tarihi yarım ada olarak adlandırılan İstanbul yarım adasının ucunda Saray burnu olarak bilinen arazi üzerine inşa edilmiş. Yapılışından günümüze kadar önemini koruyan bu saray, Fatih Sultan Mehmed Han’dan başlayıp Sultan Abdülmecid döneminde Dolmabahçe Sarayı yapılana kadar bu saray kullanılmıştır. Kuruluş yıllarında yaklaşık 700.000 m² olan alan 80.000 m² dir.

YAPILIŞI

İstanbul’un fethinden sonra 1460 yılında yapımına başlanmıştır. 1478 yılında da yapımı tamamlanmıştır. Fatih Sultan Mehmed Han bugün Beyazıt da bulunan ve İstanbul Üniversitesi’nin de bulunduğu yer olan araziye sonraları Eski Saray adı ile anılacak bir saray yaptırdı. Bu ilk sarayı yaptırdıktan sonra Çinili Köşkü daha sonrada Osmanlı Sultanlarının ikametgâhı, devletin yönetim ve eğitim merkezi olan Osmanlıcada ‘Saray-ı Cedid’ yeni saray anlamına gelen Topkapı Sarayını yaptırır.

Fatih Sultan Mehmed Han babası Sultan II. Murad Han’ın Tunca Nehri kıyısında yaptırdığı Edirne Sarayının planından ve ihtişamından esinlenmiştir. Sarayın tek bir mimarı yoktur. Bu yerleşkenin tasarımcısı Fatih Sultan Mehmed Handır. Dönemin en ünlü mimarı olan Alaüddin’in baş mimarlığında inşa edilmiş ve zaman içerisinde yaşadıkları dönemin en ünlü mimarları olan Davud Ağa, Mimar Sinan, Sarkis Balyan, Acem Ali gibi isimlerin çalışmalarıyla geliştirilmiştir.

Topkapı Sarayı; üçü limanda, dördü karada olmak üzere yedi kapılı sur içerisinde kasır, köşk, cami, divan, devlet dairesi, mutfak, koğuş, harem ve bahçe gibi yapılardan oluşur. Osmanlı mimarisinin tüm özellikleri sanki bu yapıda toplanmıştır!

SARAYIN BÖLÜMLERİ

Topkapı Sarayı temelde Bîrun ve Enderun olmak üzere iki teşkilattan oluşur. Harem, Enderun’un bir bölümüdür. Saray’ın oturum planı, merasimleri, mekânları bu teşkilata göre düzenlenmiştir. Topkapı Sarayı; Bâb-ı Hümâyun, Bâbüsselâm ve Bâbüssaâde adlı üç ana kapı, dört avlu, Harem, Hasbahçe (Gülhane) ve bahçelerden oluşur. Topkapı Sarayı, mütevazı bir saraydır; imparatorluğun büyük harcamaları daha çok muhteşem camiler, kışlalar, köprüler, kervansaraylar ve konaklama tesisleri için yapılmıştır.

BÂB-I HÜMÂYUN

1918 yılında Bab-ı Hümayun Kapısı

Topkapı Sarayı’nın Ayasofya tarafındaki ana girişi olarak yapılan bu kapının üzerinde bulunan ve Ali b. Yahya es Sûfi tarafından yazılan kitabede, bu kapının yapılmasını emreden Fatih Sultan Mehmed’den şu ifadelerle söz edilir: “Karaların padişahı ve denizlerin hakanı, insanların ve cinlerin üzerinde Allah’ın gölgesi, Doğu’da ve Batı’da Allah’ın yardımcısı, su ve toprağın kahramanı, Konstantiniyye’nin fatihi ve fethin babası olan Sultan Mehmed Han”. Aynı kitabede belirtildiği üzere Bâb-ı Hümâyun, (Hicri) 883 yılının Ramazan ayında (Kasım 1478), Saray’ın güvenliğini sağlamak amacıyla inşa edilmiştir. Bâb-ı Hümâyun’un üzerinde, müsenna (karşılıklı) yazı ile Hicr Suresi’nin 45-48. ayetleri yazılıdır.

Bu yazı, hat sanatı ve saltanat kavramı bakımından son derece anlamlıdır. Kapının diğer yüzünde Sultan Abdülaziz’in tuğrasının üzerinde Saff Suresi’nin 13. ayetinden “Nasrun minallahi ve fethün kârîb ve beşşiril mü’minin [Ya Muhammed]” (Allah’tan bir yardım ve yakında gerçekleşecek bir zafer! Mü’minlere bunları müjdele [Ya Muhammed]) ifadesi yazılıdır. Bâb-ı Hümâyun’un üzerinde yazılı olan bu ayet, aynı zamanda mehter takımının hücumdan evvel okuduğu ayettir.  Eski gravürlerde, çeşitli dönemlerde tadilat gören bu kapının üzerinde bir köşk bulunduğu görülmektedir. 19. yüzyıl sonlarına kadar ayakta kalan, eskiden alayların izlendiği ve muhallefat (ölen bir kişinin bıraktığı şeyler) hazinelerinin saklandığı bu köşk, 1865 yılındaki yangında kül olmuş ve günümüze ulaşamamıştır.

I.AVLU (ALAY MEYDANI)

I.AVLU MEYDANI

Fatih Sultan Mehmed döneminde inşa edilmiştir. Günümüze kadar değişim ve onarım çalışmaları görmüştür. Birinci Avlu, Saray’ın halka açık tek bölümüdür. Birinci Avlu’ya Bâb-ı Hümâyun’dan girilir. Çeşitli tören ve alaylara sahne olmuş olan bu avluda Orta Kapı yakınında yer alan ve günümüze sadece temel kalıntıları ulaşan Deavi Kasrı, halkın arzuhâllerini Saray’a ilettiği yerdi. Avlunun sol tarafında Odun Ambarı Ocağı ile Hasırcılar Ocağı (bu alana 19. yüzyıl sonunda inşa edilen idare, karakol binası ile arkasındaki Patrikhane Sarayı’nın kalıntıları günümüze ulaşmıştır), Aya İrini (Saint Irene) Kilisesi ve Darphâne-i Âmire yer alırdı. Sağ tarafında ise Maliye Nezareti, Enderun Hastanesi, Saray için ekmek ve simit imal eden fırınlar, Has Fırın Camii, görevlilerin kaldığı mekânlar ve Sultan II. Mahmud dönemine ait bir çeşme ile Orta Kapı’ya yakın bir yerde Cellat Çeşmesi olarak bilinen ikinci bir çeşme yer alırdı.

Patrikhane Sarayı Kilisesi olarak inşa edilen Aya İrini, bu avludaki en eski yapıdır. Haliç yönünde Kozbekçileri Kapısı ve Marmara yönünde Çizme Kapısı ile Hasbahçe’ye açılan meydandaki en önemli yapı, 6. yüzyılda inşa edilen, Bizans dönemine ait bu kilisedir. Aya İrini Kilisesi, önce Saray’ın silah deposuyken, Fethi Ahmed Paşa zamanında bir arkeoloji müzesine, söz konusu müzenin 1894’te bugünkü binasına taşınmasının ardından da askerî bir müzeye çevrilmiştir. Kilisenin yanında yer alan Saray atölyeleri, kökenini Roma İmparatorluğu’ndan alan ve Osmanlı’da sürdürülmüş olan bir ananeyi yansıtırdı. Buralarda Saray’ın marangozluk, kitap ciltleme, tezhip gibi işleri icra edilir, ayrıca dış devletlere gönderilecek hediyeler hazırlanırdı. Bu avludaki hünerveran atölyesi, 19. yüzyılda Saray terk edilince devletin sikkelerinin basıldığı darphâneye çevrilmiştir. Birinci Avlu’nun en ilginç köşelerinden biri de Cellat Çeşmesi’dir. Bâbüsselâm’dan girmeden evvel sağ tarafta bu yapıyı görürüz. Saray’ın odunlukları da yine bu bölgede yer alırdı.

BÂB-Ü’S SELÂM

BAB-Ü’S SELAM KAPISI

Devletin yönetim merkezlerine açılan ve Orta Kapı da denilen, Bâbüsselâm adındaki iki kuleli kapı, Topkapı Sarayı’nın ve İmparatorluğun ihtişamının bir simgesi olmuştur. Fatih Sultan Mehmed zamanında inşa edilmiş olan Bâbüsselâm, 16. ve 17. yüzyıllarda çeşitli tamiratlar görmüştür. Kitabesinden, demir kapı kanatlarının İsa b. Mehmed tarafından 1524 yılında yapıldığı anlaşılmaktadır. Üzerindeki tamir kitabesi de 1758 yılında kapıda tamirat yapıldığını göstermektedir. Kapının üst tarafında enfes bir hatla Kelime-i Tevhid yazılıdır. Bütün divan toplantıları sabah namazından hemen sonra olduğu için Ayasofya’da namaz kılan devlet erkânı bu kapıdan geçerdi.

Ancak sadrazam da dâhil olmak üzere tüm saray erkânı Bâbusselâm’dan girerken atlarından inmek zorundaydılar. Bu kapıdan sadece padişah atıyla girebilirdi. Saray kadınları ise saltanat arabaları ile geçerlerdi. Kapının üzerindeki iki kule, Kanuni Sultan Süleyman döneminde yapılmıştır. Bu kulelerin içinde, Kapıcıbaşı Ağasının, yabancı elçilerin Saray’a girmelerine müsaade edilinceye kadar misafir edildikleri odası da bulunmaktaydı. Bu yönüyle kulelerin alt tarafları bir çeşit bekleme salonu vazifesi görmüştür. Günümüzde müze ziyareti bu kapıdan başlamaktadır.

II.AVLU (DİVAN MEYDANI)

II. AVLU MEYDANI

Saray’ın İkinci Avlusu olarak 1460’larda inşa edilen Dîvân Meydanı, devlet yönetiminin gerçekleştirildiği, devletin temsil edildiği bir tören alanıydı. Dîvân Meydanı’nda düzenlenen törenlerin en meşhuru ulûfe dağıtımıydı. Her üç ayda bir yeniçeriler bu meydanı doldurur ve maaşları olan ulûfelerini alırlardı. Bu törenlerde askerlere çorba ikram edilir; çorba içilirse maaşlar dağıtılmaya başlanırdı. Çorbaların içilmemesi bir isyan alametiydi. Bu meydan aynı zamanda elçi kabullerine de sahne olurdu. Devletin güç gösterisi olarak görülen bu kabullerde avlunun sağ tarafına yeniçeriler, sol tarafına sipahiler müthiş bir düzenle dizilir, revaklara halı ve değerli kumaşlar asılır ve avluda aslan ve kaplanlar dolaştırılırdı.

Dîvân Meydanı’nın sağ tarafındaki revakların arkasında Saray Mutfakları yer alır. Sol tarafında ise Adalet Kulesi ile Dîvân-ı Hümâyun toplantılarının yapıldığı Kubbealtı ve hemen yanında silah koleksiyonunun sergilendiği Dış Hazine binası bulunur. Avlunun bu köşesinde Harem Dairesi’nin Arabalar Kapısı, revakların arkasındaki alt kotta ise Baltacılar Koğuşu ile Has Ahur Avlusu görülür. Avluda, Bâbüsselâm’ın solunda Sultan III. Ahmed döneminde yapılmış olan iki çeşme, sağında ise Sultan III. Selim dönemine ait bir namazgâh ile erken Bizans dönemine ait devasa sütun parçaları yer alır. Babüsselâm’dan Bâbüssaâde’ye giden Padişah Yolu üzerinde bulunan, Bizans devrine ait sarnıç ile Kubbealtı’na giden Vezir Yolu üzerindeki selam taşları da dikkate değerdir.

KUBBEALTI (DİVAN-I HÜMAYUN)

Kubbealtı (Divan-ı Hümayun)

Kubbealtı (Dîvânhâne /    Dîvân-ı Hümâyun) İkinci Avlu’nun kenarındaki Kubbealtı âdeta İmparatorluğun cihanşümul (evrensel) karakterini temsil eder. 15. ve 16. yüzyıllar boyunca dünyanın yönetildiği bu mütevazı mekân, Saray’ın inşa edildiği dönemdeki ahşap Dîvânhâne’den sonra, 16. yüzyılda Kanuni Sultan Süleyman tarafından yaptırılmıştır.

Üç kubbeden ibaret olan yapı, 1665 Harem yangını neticesinde çok ciddi hasar görmüş ve Kubbealtı kapısı Sultan IV. Mehmed tarafından neredeyse yeniden inşa ettirilmiştir. Kubbealtı’nın dış cephesindeki kitabelerden, yapının daha sonraki dönemlerde de çeşitli tamirler gördüğü anlaşılmaktadır. Geniş saçakları, zarif parmaklıkları ile Lale Devri’nden izler taşıyan  Kubbealtı, derin kubbesi ve geniş pencereleriyle dîvân üyelerine aydınlık ve ferah bir çalışma ortamı sunardı. Kubbealtı’nın avluya bakan dış taraflarını geniş bir revak kuşatır.

Yeşil porfir ve beyaz mermerden on bir sütunun üzerindeki kemerlere dayanan bu revak ahşap tavanlıdır ve enfes kalem işleri ile tezyin edilmiştir. Dîvân toplantıları haftada dört gün Kasr-ı Adl’ın (Adalet Kasrı) altında, Kubbealtı’nda yapılırdı. Yanındaki kubbeli mekân Dîvân-ı Hümâyun kalemi, son oda ise belgelerin saklandığı Defterhâne olarak kullanılmıştır.Dîvân-ı Hümâyun, devletin başlangıcından beri Osmanlı hükümdarlarının başkanlığında toplanan bir kuruldur. Fatih Sultan Mehmed devrinden itibaren padişahlar Dîvân-ı Hümâyun’a, yani dünyayı yöneten bu kurula başkanlıktan çekilmişler, toplantı salonundan kafesle ayrılan bir hücrede oturarak müzakereleri takip etmeye başlamışlardır. Padişahların nadiren sesle, daha çok kafese asayla vurarak toplantıyı dağıttıkları bilinmektedir.

Dîvân’da alınan kararlar Mühimme Defterlerine yazılırdı.Dîvân-ı Hümâyun’un ikinci mercii, Bâbüssaâde’nin hemen girişinden sonra yer alan Arz Odası’dır. Arz günlerinde Kubbealtı’ndaki toplantı bitince vezirler burada belirli zamanlarda padişaha lâyiha (kanun tasarıları) sunarlar, sadrazam da telhis (bir sorun üzerine düşünce ve öneriler) sunardı. Padişah onaylarsa kararlar kesinleşir ve uygulamaya geçilirdi. Arzı müteakiben sadrazam Kubbealtı’na gelir, burada kendisini beklemekte olanlar eteğini öperler, daha sonra da defterler mühürlenerek geldikleri dairelere geri yollanır ve herkes dağılırdı.

ADALET KASRI

Adalet Kulesi (Kasr-ı Adl) İstanbul’un her tarafından görünen, İmparatorluğun haşmetini temsil eden bir kuledir. Bu kule, Ayasofya ve Sultanahmet gibi anıtvari yapıların minareleri ile boy ölçüşecek kadar yüksektir. Adalet Kulesi İstanbul’un en iyi gözlendiği noktalardan biridir. Özellikle, gün batımında Haliç’in hâlâ bir altın boynuz gibi parladığını buradan görmek mümkündür. Fatih Sultan Mehmed zamanında Saray’ı temsil eden bir kule-köşk olarak yaptırılmıştır. Saray yangınından sonra 17. yüzyılda kârgir olarak yeniden inşa edilmiştir. Osmanlı döneminin bütün saraylarında; Bahçesaray’daki Hansaray’da, Edirne Sarayı’nda, hatta 18. yüzyılın ünlü ayan konaklarında da bunun benzeri kuleler olduğu bilinmektedir.

Padişah, Adalet Kulesi’ne Harem’den girerdi. Onun Adalet Kasrı’ndan Dîvân-ı Hümâyun toplantılarını takip ettiğini bilen dîvân üyeleri çok ciddi dururlar ve katı bir disiplin içinde toplantılarını yaparlardı. Padişahların Dîvân toplantılarını Kubbealtı’na bakan kafesli pencereden takip etmeleri için kullanılan Adalet Kulesi, adını padişahın Dîvâna yaptığı bu nezaretten alır. Çok geniş bir manzara imkânı sunan abidevi kule, Osmanlı döneminde ayaklanmaları takip ve Saray çevresini kontrol etmek için de kullanılırdı. Adalet Kulesi, Kasr-ı Sultani ve Kasr-ı Adl adları ile de anılmaktadır.

DIŞ HAZİNE

Eski Hazine Dairesi (Dış Hazine) Kanuni Sultan Süleyman devrinde inşa edilen ve Kubbealtı’nın yanında bulunan sekiz kubbeli bina, İmparatorluğun resmî hazinesinin saklandığı yerdir. Bu hazinede küpler içinde saklanan altın ve gümüşün miktarı, İmparatorluğun son dönemlerinde pek çok iç hadisenin çıkmasına sebep olmuştur. Yeniçerilere üç ayda bir dağıtılan ulûfe (maaş), Haremeyn’e (Mekke ve Medine) Surre Alayları ile birlikte gönderilen para ve armağanların yanı sıra padişahların cülûs törenlerinde dağıtılan bahşişler hep bu hazineden karşılanırdı. Günümüzde Eski Hazine Dairesi’nde, silah koleksiyonu sergilenmektedir.

ZÜLÜFLÜ BALTACILAR OCAĞI

Zülüflü Baltacılar (Taberdaran-ı Hassa) Enderun teşkilatının önemli bir bölümünü teşkil eden Baltacılar, Saray hizmetlerinde ve Harem’in odun ihtiyacının temininde kullanılan hizmetliler ve kapıkulu mensuplarıydı. Bu kişilerin, sefer sırasında ordunun zafer kazanması için önden ilerleyerek askerlerin yürüyüşüne engel olacak ağaçları kestiklerinden Baltacı ismiyle anıldıkları rivayet edilir. Dolama denilen lacivert elbiselerinin yakaları, Harem’de çalıştıkları esnada etrafı görmelerine engel olacak kadar yüksek olan Baltacılara Zülüflü denmesinin nedeni ise, başlıklarının iki tarafından sarkan iki perçemdi. Zülüflü Baltacılar Harem’e odun taşınması, tahtın gerektiği zaman Bâbüssaâde önüne getirilip götürülmesi, Dîvânhâne’nin muhafazası ve bakımı gibi birçok görevde bulunurlardı.

Sefer esnasında ordunun zafer kazanması için sancak altında sürekli Kur’an-ı Kerim okurlardı. Prut Savaşı’nın en önemli ismi Baltacı Mehmed Paşa ve Girit kuşatması sırasında komutanlık yapan Deli Hüseyin Paşa bu ocağın tarihe geçmiş simalarındandır. Zülüflü Baltacılar’ın, Harem’in Araba Kapısı’nın sağ tarafındaki kapıdan girilen koğuşu, Saray’ın en eski binalarındandır. Bir avlu etrafında geleneksel Türk konut mimarisine uygun olarak inşa edilmiş olan Zülüflü Baltacılar Koğuşu’nun çini kaplı duvarları ve ince kalem işi ile tezyin edilmiş ahşap kısımları görülmeye değerdir. İki kattan oluşan ve yatakhane olarak kullanılan asıl büyük koğuşun alt katında acemiler, üst katında ise tecrübeli Zülüflü Baltacılar kalırdı.

Bu yapıda, Zülüflü Baltacıların dinlendiği bir mekân olan Çubuk Odası da bulunurdu. 15. yüzyılda inşa edilen ve hamam ile mescitle (sokak üzerinde bulunan mescidin mihrabı renkli İznik çinileriyle kaplıdır) birlikte bir bütün oluşturan Zülüflü Baltacılar Koğuşu, Sultan III. Murad zamanında 1587’de Mimar Davud Ağa tarafından hemen hemen şimdiki şekline getirilerek genişletilmiştir. 1587’den sonra koğuşta yapılan ilk esaslı değişiklik Sultan II. Osman’ın emriyle olmuştur.

HAS AHIRLAR

Padişah ve Enderun ağalarının atları, Beşir Ağa Mescidi’nin yanından başlayan ve Zülüflü Baltacılar Koğuşu’na kadar uzanan Has Ahur’da tutulurdu. Binanın kuzeyindeki tek kubbeli mekân ve etrafındaki odalar, padişahların kullandıkları koşum takımlarından oluşan Raht-ı Hümâyun Hazinesi’nin muhafaza edildiği yerlerdi. Mücevherlerle süslü, altın ve gümüşten eyerler, kırbaçlar, üzengiler, gemler ve at başlıkları Raht Hazinesi defterlerine kaydedilir, Mühr-i Hümâyun ile mühürlenir ve burada saklanırdı.

Burada ayrıca Ahur Emini (Baş İmrahor) ve diğer yöneticilerin odaları bulunurdu. Kapısının üzerindeki kitabede 1736 yılında onarıldığı, avludaki cami ve hamamın yeniden yaptırıldığı yazılı olan ahur bölümü ince ve uzundur. Avludaki yalaklar Fatih Sultan Mehmed ve Sultan III. Murad devrinden kalmadır. Has Ahur, bugünkü görünümünü 1939-42 onarımlarında almıştır. İmrahor odasının tavanı Bebek’teki Köçeoğlu Yalısı’ndan getirilerek 1942 yılında buraya konulmuştur. Ahur bölümü, günümüzde geçici sergiler için kullanılmaktadır.

BEŞİR AĞA CAMİİ VE HAMAMI

Beşir Ağa Mescidi Has Ahur Kapısı’ndan girilen yol üzerinde bulunan Beşir Ağa Mescidi, Has Ahur görevlilerinin ibadeti için, Sultan I. Mahmud’un Dârüssaâde ağalığı görevinde bulunan Hacı Beşir Ağa tarafından yaptırılmıştır. Beşir Ağa, mescidin bitişiğine bir çeşme ile hamam da inşa ettirmiştir. Baltacılar Hamamı olarak da bilinen bu yapı, 1920’lere kadar hizmet vermiş, ancak maalesef günümüze ulaşamamıştır. Mescid ve hamam daha çok Saray’ın dış ocaklarına hizmet vermiştir; Has Ahur ve Baltacı Koğuşları’nın personeli ise buralardan en çok faydalanan kimseler olmuştur.

SARAY MUTFAKLARI

SARAY MUTFAKLARI

Saray Mutfakları (Matbah-ı Âmire) Fatih Sultan Mehmed döneminde inşa edilen Saray Mutfakları, Saray nüfusunun artması nedeniyle Kanuni Sultan Süleyman tarafından genişletilmiş, 1574 yangınından sonra ise Mimar Sinan tarafından onarılarak yeniden düzenlenmiştir. On kubbe ve on konik külahla örtülü mutfaklar, başta hanedan olmak üzere Saray’ın binlerce görevlisine hizmet vermekteydi. Günümüzde bu mutfaklarda Osmanlı sarayının mutfak kültürüne ait eserler sergilenmektedir. Kiler-i Âmire Kapısı’ndan girildiğinde ulaşılan ve 1958 yılında onarılan Kiler ve Yağhâne binalarında günümüzde Saray’ın arşiv ve tekstil deposu bulunmaktadır.

Kiler-i Âmire’nin karşısında Saray Mutfağının iaşe işlerine bakan Vekilharç Dairesi vardı. Yeniden inşa edilen bu daire günümüzde tamir atölyeleri ve çeşitli hizmet mekânları olarak kullanılmaktadır. Aşçılar ve mutfak görevlilerinin kaldığı koğuşlar ise Osmanlı mutfağı ile ilgili koleksiyonların sergi salonu olarak ziyarete açılmıştır. Mutfak ile Yağhane arasında bulunan ve Hamam’a bakan, 18. yüzyıla ait ahşap Aşçılar Mescidi ile sokağın sonunda bulunan ve su temini için kullanılan Dolap Ocağı, Saray Mutfaklarını tamamlayan diğer unsurlardır.

Matbah-ı Âmire’de hazırlanan yemeklerin, önce aşçılar, sonra da çaşnigir tarafından nasıl tadılacağının belirlenmiş olduğu ve bu şekilde, padişahlara karşı düzenlenmesi olası suikastlere karşı tedbir alındığı bilinmektedir. Padişaha sunulan yemekler konusunda belirtilmesi gereken bir diğer husus, onun doğal olarak, önüne getirilen altmış çeşit yemeğin hepsini yemediği, bazen baktığı, bazen sadece tattığı bu nefis yemeklerin kendisinden sonra protokol icabı başkaları tarafından yendiğidir. Aslına bakılırsa, bu eski bir Şark ve Türk ananesidir. Saray’da kalabalık bir topluluğa yemek hazırlanması için çok büyük mutfaklara ihtiyaç duyulmuş olması ve Matbah-ı Âmire’nin Saray’ın civarına da yemek dağıtılan bir yer olması nedeniyle bu mutfak, dünyadaki diğer saray mutfakları arasında eşi benzeri görülmemiş bir mutfak hâline gelmiştir.

SOHUM KALESİ KİTABESİ

Sohum Kalesi Abidesi Dîvân Meydanı’nda Bâbüssaâde yakınında bulunan bu abide, Batum’un kuzeyinde bulunan Sohum’da Sultan III. Ahmed’in emriyle inşa edilmiş olan Sohum Kalesi’nin anısına yaptırılmıştır. Üzerinde Sultan II. Abdülhamid’in tuğrası vardır. Sohum Kalesi’nin Osmanlıların elinden çıkacağının anlaşılması üzerine kale kitabesi sökülerek Topkapı’ya getirilmiş ve herkese ibret olması için buraya dikilmiştir.

BÂBÜSSAÂDE

BÂBÜSSAÂDE KAPISI

Bâbüssaâde (Akağalar Kapısı) Saadet Kapısı denilen ve muazzam görünüşüyle İmparatorluğun ve Osmanlı padişahının hâkimiyetini simgeleyen bu kapı, padişahın özel ikametgâhının başlangıcını teşkil ederdi. Fatih Sultan Mehmed tarafından yaptırılan kapının hemen önünde bulunan dört sütun daha sonra kaldırılmış ve kapıya yeni bir biçim verilmiştir. Kapı kemerinin üstünde 1774’te yapılan tamir kitabesi bulunur. Üst tarafta ise Sultan II. Mahmud’un hattı ile yazılmış Besmele vardır. Kemerin kilit taşında Hattat Rakım Efendi’nin çektiği Sultan II. Mahmud tuğrası bulunur.

Kapının iki yanında yer alan tuğra istifli hatlar ise Sultan I. Abdülhamid’in övüldüğü kasidelerdir. Bâbüssaâde’de nefis kalem işi süslemeler vardır. Bu kapı da Bâb-ı Hümâyun ve Bâbüsselâm gibi iç içe iki kapılıdır. Birinci kapı ile ikinci kapı arasında koğuş ve dairelere açılan kapılar vardır. Kapının sağ tarafında uzanan mekân Bâbüssaâde Ağası Dairesi, soldaki ise Ak Ağalar Koğuşu’dur. Bâbüssaâde’nin Arz Odası’na bakan ikinci kapısının üstünde Sultan III. Ahmed’in hattıyla “Re’sü’l-hikmeti mehâfetüllah” (Hikmetin başı Allah korkusudur) yazmaktadır. Altında, kemer üzerinde ise aşağıdaki mısralar yazılıdır: Hakan-ı sahib kudretin Devrinde âlem ber-murâd Dergâh-ı vâlâ şevketi Yâ Rabb ola dâim küşâd “Kudret sahibi hakanın Devrinde âlem muradına ermiş Şevketli yüce dergâhı (kapısı) Ya Rab! Daima açık olsun.” Bâbüssaâde gün boyunca açık tutulurdu, ancak bu kapı gerek saltanatı gerekse halifeliği simgelediği ve padişahın ikametgâhının başlangıcı olduğu için rastgele kullanılamazdı. 

Bâbüssaâde’nin önüne Osmanlı tahtı çıkarıldığı vakit tahta çıkma, biat, arife ve bayramlaşma törenleri yapılırdı. Bir ayaklanma ya da hoşnutsuzluk söz konusu olduğunda, Orta Avlu’ya alınan yeniçerilerle görüşmek için padişah davet edildiğinde taht yine çıkardı. Fakat padişah tahtına oturmadığı için bu görüşme “Ayak Dîvânı” olarak bilinirdi. Savaşa gidecek sadrazama veya serdara Sancak-ı Şerif bu kapıda törenle teslim edilirdi. Bâbüssaâde önünde yapılan törenlerden en önemlileri ise padişahın ölümünün ardından aynı gün yapılan cenaze ve cülûs törenleriydi.

III.AVLU (ENDERUN AVLUSU)

III. AVLU

Enderun Avlusu, kale içindeki bir iç kale gibidir. Kârgir yapılarla çevrelenmiş olan avlunun kapıları kapatıldığında, buraya girilmesi mümkün değildir. Avlu, daha çok koğuşların bulunduğu bir mekândır ve alanı yaklaşık dokuz dönüm kadardır. Babüssaâde’den girilen avluda ilk karşılaşılan yapı Arz Odası’dır. Arz Odası’nın hemen arkasına düşen yerde III. Ahmed Kütüphanesi, avlunun sağ yanında Enderun Mektebi, Meşkhâne, Seferli Koğuşu, Fatih Köşkü ve Sultan II. Selim dönemine ait bir hamam kalıntısı bulunmaktadır.

Avlunun sol yanında ise Mukaddes Emanetler’in saklandığı dört kubbeli Has Oda (Hırka-i Saadet Dairesi), Has Oda Koğuşu, Ağalar Camii, Babüssaâde’nin iki yanında Büyük ve Küçük Oda Koğuşları, Akağalar Koğuşu ve Kuşhâne, karşıda ise Hazine Koğuşu, Silahdar Hazinesi ve Kilerli Koğuşu bulunmaktadır. Arz Odası Arz Odası, Dîvân’da kararlaştırılan hususların sadrazam tarafından padişaha arz edildiği yerdi; adını da bu faaliyetten almaktaydı. 15. yüzyılda resmî kabuller için Fatih Sultan Mehmed’in emriyle yapılan bu mekân, günümüzdeki biçimini 16. yüzyılda almış, 19. yüzyıl sonlarına kadar da çeşitli onarımlar görmüştür. 1509 İstanbul depreminde tahrip olan Arz Odası, Kanuni Sultan Süleyman döneminde yeniden yapılmıştır. Sultan Abdülmecid zamanında çıkan Saray yangınında oda yanmış ve bu yangından geriye odanın sedir tahtı ile tunç kaplamalı ocağı kalmıştır.

Bundan sonra yapılan tamirlerde Arz Odası eski ihtişamından uzak süsleme ve nakışlarla kaplanmıştır. 1946’da esaslı bir şekilde restorasyona tâbi tutulmuştur. Padişahın, Dîvân toplantılarından sonra Sadrazamla birlikte kararlaştırılan hususları müzakere ettiği bu mekân, aynı zamanda devlet büyüklerinin, elçilerin ve ulemanın kabul edildiği yer olarak işlev görmüştür. Arz Odası, bir anlamda Saray’a gelen padişah misafirlerinin kabul salonu olduğu için padişahların ilgisine mazhar olmuş ve İmparatorluğun ihtişamını sergilemesi için çaba sarf edilmiştir. Ancak Sultan Abdülmecid dönemindeki yangının öncesinde Arz Oda’sının sahip olduğu ihtişamdan bugüne kalan tek nişane, odanın Bâbüssâade’ye bakan cephesinde bulunan çeşmedir. Kanuni Sultan Süleyman devrinde yapılan bu çeşmenin üzerinde yer alan kitabede, çeşmenin “Divan üyelerine sonsuz ab-ı hayat olması” temennisi yazılıdır. Arz Odası’nın ikisi Bâbüssaâde, biri de Enderun avlusuna açılan üç kapısı vardır. Bunlar Maruzat Kapısı, Pişkeş (hediye) Kapısı ve Hükümdar Kapısı’dır.

Padişaha arzda bulunacak olanlar Maruzat Kapısı’ndan odaya girerlerdi. Yabancı elçilerin yanlarında getirdikleri hediyeler önce bu kapının önüne bırakılır, daha sonra da bu kapıyla arasında büyük bir pencere bulunan PişÜçüncü Avlu (Enderun Avlusu) keş Kapısı’ndan odaya alınırdı. Bâbüssaâde’den Arz Odası’na doğrudan girildiği hâlde arka kapısından Enderun avlusuna bir çift merdivenle inilmesi, Bâbüssaâde’nin bulunduğu yerin Sarayburnu’nun en yüksek noktası olduğunu gösterir. Arz Odası’nın ön cephesi muazzam çini panolarla süslüdür. Arz Odası’nın içinde padişahın mutlak otoritesini sergileyen unsurlar göze çarpar. Odaya girildiğinde tam karşıda, padişaha ait baldaken taht (dört sütuna oturan kubbe veya tonozla örtülü sedir-taht), ocak ve muhteşem bir kubbe vardır. Dışarıda olduğu gibi içeride de bir çeşme bulunur.

Sultan III. Mehmed devrinden kalan tahtın dört burmalı sütunu vardır. Sütunların taşıdığı kubbe lake süslemelerle, çeşitli hayvan ve bitki motifleriyle kaplıdır. Süsleme aralıklarında değerli taş kakmaları kullanılmıştır. Arz Odası’nda bulunan taht örtüleri, işlemelerinde kullanılan değerli maden ve taşlardan dolayı oldukça kıymetlidir. Elçi kabullerinde, gelen elçilerin önemine göre değiştirildiği bilinen bu örtüler, günümüzde Saray’ın hazine bölümünde saklanmaktadır.

ENDERUN

Topkapı’da Bâbüssaâde’den itibaren Enderun kısmı başlar. Farsçada “sarayın iç kısmı” anlamına gelen Enderun, padişah ve hizmetindeki ak hadımlar ve Saray ağalarının yaşadığı, Saray eğitimi yapılan bir avlu etrafındaki koğuşlardan oluşur. Avlunun ortasında Arz Odası denilen ve padişahın elçileri, vezirleri ve özellikle de sadrazamı kabul ettiği bina vardır. III. Ahmed’in yaptırdığı zarif bir mücevher kutusu gibi duran kütüphanenin yanı sıra Osmanlı padişahlarına ait değerli eşyaların sergilendiği Hazine Köşkü de bu mekânda bulunmaktadır. Ayrıca Has Oda / Mukkades Emanetler Dairesi de Saray’ın Enderun kısmında yer almaktadır.

ARZ ODASI

ARZ ODASI

Arz Odası, padişahların Dîvân-ı Hümâyun toplantılarına katılmamaları dolayısıyla kararların kendilerine bildirildiği mekân olarak dört asra yakın bir süre Osmanlı yönetimine şahit olmuştur. Dîvân üyeleri haftanın belli günlerindeki Dîvân toplantılarının ardından padişahın huzuruna burada çıkmışlardır. Arz Odası’nda görüşmeler başlayınca odanın içindeki ve dışındaki çeşmeler açılırdı. Akan suyun içeride ve dışarıda çıkardığı tatlı şırıltılar konuşmaların dışarıdan dinlenilmesini engellerdi. Arz Odası’nda elçi kabul günleri genellikle yeniçerilere ulûfe (maaş) dağıtılan günlere denk getirilirdi.

Böylece İmparatorluğun ihtişamı dosta düşmana gösterilmek istenirdi. Saraya gelen elçiler Bâbüsselâm’daki Kapıcıbaşı Odası’na alınır ve onlara Osmanlı imparatorluk protokolüne uygun tarzda ikramlar yapılırdı. Daha sonra elçiler, çavuşbaşılar eşliğinde Kubbealtı’na getirilirdi. Dîvân’da genelde üç sofra kurulurken elçi kabullerinde beş sofra kurulur ve elçi, sadrazamla aynı sofrada yemek yerdi. Gelen elçiyi padişah kabul etme lütfunda bulunacak ise kapıcıbaşılar tarafından elçinin hem güvenlik gereği hem saygı ifadesi olarak kollarına girilir ve huzura götürülürdü. İçeri girdikten sonra da üç ayrı yerde padişahı selamlarlardı. Padişah, Serir-i Saltanat’ta (saltanat tahtı) elçi kabul ederken elçinin anlattıklarını, Fenerli tercümanın çevirisinden dinlerdi. Arz Odası’nda sadece Dîvân üyeleri ve elçiler değil, İstanbul’a gelen krallar, Kırım hanları, yabancı prensler de kabul edilirlerdi. Huzura girenler padişahla göz göze gelemezler, elleri önde bağlı ve yüzleri yere eğik vaziyette kıpırdamadan dururlardı.

HAZİNE KOĞUŞU

Hazine Koğuşu Enderun avlusundaki iç hazinenin (Enderun Hazinesi) ve Saray’a ait mücevherat ve kıymetli eşyanın sorumluluğu bu koğuşa ait olduğu için buraya Hazinedar Koğuşu denilmiştir. Fatih Sultan Mehmed devrinde inşa edilen ve Saray’daki önemini hep koruyan Hazine Koğuşu, 1856 yılındaki yangından sonra Sultan Abdülmecid döneminde yenilenmiştir.

Günümüzde bu bölüm sergi salonu olarak kullanılmaktadır. Silahdar Hazinesi Silahdar Hazinesi, Hırka-i Saadet Dairesi’nin hemen bitişiğinde yer alır. Silahdar Ağanın muhafazasında bulunan kıymetli eşya; padişaha ait kılıç, kalkan, zırh, bozdoğan gibi çeşitli silahlar; Has Oda’ya ve Sofa Köşkleri’ne ait altın şamdanlar; padişahın “cep harçlığı” olarak kullandığı ve hazine dairesine koymadığı bir miktar para; Has Oda’ya konulmayan Mukaddes Emanetler; yenileri gönderildikçe eskileri İstanbul’a getirilen Harem-i Şerif puşideleri; eski Kur’an-ı Kerimler ve çok kıymetli yazma kitaplar burada saklanırdı.

HAS ODA VE KUTSAL EMANETLER DAİRESİ

Has Oda / Mukaddes Emanetler Dairesi Fatih Sultan Mehmet döneminde, padişahların Enderun avlusundaki özel dairesi olarak inşa edilen Has Oda, iki katlı ve dörtlü mekân düzenindedir. Girişteki ilk kısım Şadırvanlı Sofa’dır. Adını birinci kubbenin altında bulunan şadırvandan alan bu sofada yer alan diğer kubbenin altında, padişahın oturması için bir seki bulunur. Has Oda’nın Arzhâne ve koğuşlara açılan ahşap kapıları ve pencere kapakları, binanın ilk yapıldığı dönemden kalmadır ve üzerlerinde Fatih Sultan Mehmed’in adı bulunur.

Has Oda’nın sedefli kapısı ise 1916’da yapılan yenilenme sırasında takılmıştır. Girişteki Şadırvanlı Sofa’nın sol tarafında “Yâ müfettiha’l Ebvâb! İftah lenâ hayra’l-bâbı.” (Ey kapalı kapıları açan! Bizlere hayırlı kapılar aç.) şeklinde celîsülüs hatla yazılmış bir dua metni bulunur. Bu kapıdan Destimâl Odası’na girilir. Eski dönemlerde “taamhâne / yemekhane” denilmiş olan bu oda, uzun süre Has Odalıların koğuşu olarak kullanılmıştır. Şadırvanlı Sofa’nın sağında bulunan Arzhane’ye ise “Üdhulûha bi selamin aminîn.” (Oraya emniyetle ve selametle girin.) (Hicr Suresi, 46) yazılı kapıdan girilir. Padişah burada kendine gelen arz kâğıtlarını (telhisleri) okur ve gerekli emirleri verirdi.

Ayrıca, kendisiyle görüşmeye gelenleri de bu odada kabul ederdi. Odaya adı, sözü edilen işlevlerinden ötürü verilmiştir. Oda hakkındaki galat-ı meşhur (yaygın yanlış), buraya “Arslanhâne” denilmesidir. Valide sultanların padişah olan oğullarına “arslanım” diye hitap etmelerinden dolayı odaya bu adın verildiği rivayet edilmekle beraber, bu ifadeyle odanın herhangi bir alakası yoktur. Arzhane, Tekfur Sarayı üretimi olan İznik ve Kütahya çinileriyle döşelidir. Farklı dönemlere ait çok çeşitli çinileri barındırmasından dolayı güzel bir çini sergisi gibidir. Çini yazı kuşağında Ahzab Suresi’nin 38-44.ayetleri yazılıdır. Sure’nin 44. ayetten sonraki kısımları ise Has Oda’nın kubbesinin tam ortasında yer alır.

Arzhane, cülûs merasimlerinde ve Ramazan ayının on beşinci günü yapılan Hırka-i Saadet ziyaretlerinde sadrazam ve Saray’ın ileri gelenlerinin padişahla tebrikleşmeye geldikleri bir yer olarak da bilinir. Oda, günümüzde ziyarete açıktır ve Mukaddes Emanetler’in bir kısmı burada sergilenmektedir. Has Oda (Taht Odası) ise bu yapının en mühim odasıdır. Kapısının üst tarafında celî-sülüs ile “Esselamu aleyke ya Resulullah” yazılıdır. Giriş kapısı, Sedefkâr Vasıf Usta’nın eseridir. 

Has Oda’nın kapısı üzerinde Hz. Mevlana’nın şu mısraları yer alır: “Senin kapından başka bütün kapılar kapanmıştır Ta ki garipler başkasına yol bulmasın diye. Ey kerem ve izzet kapısı, ey nur saçan kapı Güneş, ay ve yıldızlar sana kul, köledir.” Has Oda, genelde padişahların kışın kullandıkları bir çalışma odasıydı. Özellikle Fatih Sultan Mehmed, Sultan II. Bayezid, Yavuz Sultan Selim ve Kanuni Sultan Süleyman, günlük yaşamlarının önemli bir kısmını burada geçirirlerdi. Devlet işlerinin yoğunluğundan dolayı bazı zamanlar burada gecelerlerdi.

Has Oda’nın kubbesi diğer kubbelerden çok daha yüksektir (odanın zamanla yıpranan kubbesi Yavuz Sultan Selim tarafından Mısır Seferi’nden sonra Memluk mukarnaslarıyla yükseltilmiştir) ve bu durum, söz konusu odanın hükümdar tarafından kullanan bir oda olduğuna dair bir işaretidir. Has Oda’nın sol köşesinde Sultan IV. Murad tarafından yaptırılan, gümüş üzerine altın yaldızlı sayebanlı, üstü kapalı bir taht bulunur. Bu taht, Saray’ın kuyumcubaşısı olan ve aynı zamanda Evliya Çelebi’nin babası olarak da tanınan Derviş Zıllî Mehmed tarafından yapılmıştır.

Üzerinde enfes motif işlemeleri ve hadisler bulunan tahtın tavanı, dört sütun üzerine oturtulmuş aynalı tonoz şeklindedir. Tahtın üzerinde ayrıca, Şair Cevri’nin bu tahttan bahseden bir kasidesi yazılıdır. Yeni padişah olacak şehzadeler Bâbüssaâde önündeki cülûs merasiminden önce bu tahta otururlar, Sadrazam ve Şeyhülislam yeni padişaha burada biat ederlerdi. Şehzadeler, resmî törenden önce yine burada iki rekât namaz kılarlardı. Sultan II. Mahmud zamanına kadar bütün merasimlerde kullanılan söz konusu tahtın iki yüzü, gümüş kafes işi ile örtülerek Mukaddes Emanetler’in muhafaza edildiği bir şebeke hâline getirilmiş ve Hırka-i Saadet çekmecesi buraya konulmaya başlamıştır.

Has Oda, küçük sayılabilecek bir ebatta olmasına rağmen enfes İznik çini panolarıyla ve muhteşem kubbesiyle âdeta genişletilmiş gibidir. Çini panoların üzerinde, el-Busirî’nin, Hırka-i Saadet’in burada bulunmasından dolayı “Hırka Kasidesi” olarak da bilinen ve Hz. Muhammed’i anlatan Arapça Kaside-i Bürde’si bulunur. Bu kaside, lacivert zemin üzerine beyaz sülüs hatla yazılmıştır. Yavuz Sultan Selim’in Mısır’ı fethetmesinin ve hilafetin Osmanlı padişahlarına geçmesinin ardından Mısır’dan getirilen Hırka-i Saadet, söz konusu tarihten beri Has Oda’da korunmaktadır. Yavuz Sultan Selim devrinden sonra da Mukaddes Emanetler’in Saray’a gelişi sürmüştür.

Saray, 19. yüzyılda terk edildikten sonra oda tamamen mukaddes eşyanın korunduğu bir daire hâlini almıştır ve binanın bütünü zaman içerisinde Mukaddes Emanetler Dairesi olarak anılmaya başlamıştır. Has Oda günümüzde ziyarete kapalıdır.

IV. AVLU

Has Oda’nın çift sıra sütunlu geniş revağının açıldığı yer, Sofa-i Hümâyun ya da Mermer Sofa olarak bilinen terastır. Çiçek bahçesi ve havuzlu mermer terastan oluşan bu mekân, Topkapı Sarayı’nın gözde mekânlarından biridir. Revakların önünde yer alan fıskıyeli havuzun geçmişte daha büyük olduğu, 17. yüzyılda Sultan IV. Murad ve Sultan İbrahim dönemindeki yapılaşmalar sebebiyle havuzun daraldığı ve terasın Haliç yönünde genişlediği bilinir. Mermer Sofa’da Sünnet Odası, İftariye Kameriyesi, Revan Köşkü ve Bağdat Köşkü yer alır. Mermer Sofa’dan üç metre uzunluğundaki bir merdivenle Sofa-i Hümâyun’a (Lala / Lale Bahçesi) inilir. Sofa Köşkü ile Hekimbaşı Kulesi’nin bulunduğu bu yer, aynı zamanda çiçek bahçesidir. Buradan Marmara Denizi yönünde inilen son terasta ise Mecidiye Köşkü ve Esvap Odası ile Sofa Camii yer alır.

REVAN KÖŞKÜ

Revan Köşkü Sofa-i Hümâyun’daki havuzun yanı başında bulunan Revan Köşkü, 1636 yılında Sultan IV. Murad’ın Revan (Erivan) zaferinin anısına yapılmıştır. Köşkün mimarının Mimarbaşı Koca Kasım Ağa olduğu tahmin edilmektedir. Sekizgen planlı köşkün içinde altın yaldızlı bakır bir ocak yer alır. Kubbe ve eyvan tonozlarında kalem işi ve yaldızlı zengin dekorasyonlar vardır.

Pencere ve dolap kapakları sedef kakmalı ahşaptır. Köşkün dış yüzeyi üst pencerelere kadar Memluk tarzı mermer panolarla, yukarı kısımları ise desenli çinilerle kaplıdır. Padişah giysileri Revan Köşkü’nde saklanır ve padişahın kullanacağı sarıklar da tülbent ağası tarafından burada hazırlanırdı. Ayrıca, Mukaddes Emanetler,Hırka-i Saadet Dairesi’nde yapılan genel temizlikler esnasında buraya getirilirdi. Emanetlerin taşımasında padişah da bizzat görev alırdı. Sultan I. Mahmud tarafından Köşk’te Has Odalılar için değerli kitaplar vakfedilerek oluşturulan, daha sonra Sultan III. Osman ve Sultan III. Mustafa tarafından geliştirilen kütüphanede yer alan el yazması eserler, şu anda Topkapı Sarayı Müzesi Kütüphanesi’nde korunmaktadır.

BAĞDAT KÖŞKÜ

Bağdat Köşkü Bağdat Köşkü’nün inşasına Sultan IV. Murad, 1638 Nisan’ında Bağdat Seferi’ne çıktığında başlanmıştır. 1639 Haziran’ında Sultan IV. Murad İstanbul’a döndüğünde tezyinatı bitirilemediği için tamamlanamamış olan köşk, padişahın 8 Şubat 1640’ta gerçekleşen ölümünden sonra bitirilebilmiştir. Bu yapı, köşk mimarisinin en özgün ve güzel örneğini teşkil eder. Sekizgen planlı olan bu köşkün temelinde yedi metre yüksekliğinde kalın kemerli taş ayaklarla tonozlu bodrum katı yer almaktadır. Girintilerin üçünde birer kapı, dördüncüsünde ocak, eyvanlarda altta ve üstte dörder pencere bulunmaktadır.

Klasik üslupta sedir ve yastıklarla döşeli olan eyvanların duvarlarında 15. yüzyıla ait yeşil ve mavi İznik çinileri ile kaplanmış nişler vardır. Kubbenin bitkisel nakışları o dönemin üslubuna uygun olarak ceylan derisi üzerine işlenmiştir. Pencere ve dolap kapakları abanoz üzerine sedef, bağa ve fildişi kakmalıdır. Bağdat Köşkü’nün mimari açıdan kendine özgü parçalarından biri klasik ocağıdır. Ocağın içi yangına karşı bir önlem olarak kurşunla kaplıdır.

Ocağın hemen iki yanında üzerinde kuş figürleri bulunan çok özel çiniler yer alır. Hükümranlık sembolü olan tombak kafesli top askı ile Fransa Kralı XIV. Louis tarafından armağan edilen gümüş mangal, bu köşkte bulunan diğer önemli eserlerdir. Topkapı Sarayı’nın en iyi korunan yeri olan bu köşk, saltanatın son döneminde Bakanlar Kurulu’nun (Meclis-i Vükela) toplantılarına ev sahipliği yapmıştır.


İlber Ortaylı, Harem gerçekte nedir Osmanlıda hangi işlevi görüyordu.
tarih kursu

HAREM

Harem, Arapçada “yasaklamak” demek olan harama fiilinden türetilmiştir ve “yasaklanan”, “korunan” anlamlarına gelir. Harem, insan hayatının gizli ve kapalı bölümünü, evin en dokunulmaz bölümünü ifade eder. Topkapı Sarayı’nda bulunan ve sultanların aileleri ile birlikte yaşadığı Harem Dairesi, 16. yüzyıldan 19. yüzyıl başlarına kadar çeşitli dönemlerin mimari üslup özelliklerini yansıtması sebebiyle mimarlık tarihi açısından son derece önemli bir komplekstir.

Günümüze ulaşabilen İslam saraylarındaki benzerleri arasında bu açıdan öne çıkan Topkapı Sarayı Harem Dairesi, İkinci Avlu’nun içinde ve arka bahçelerinin üzerine kurulmuş, yüzyıllar içinde genişlemiştir. Daire, Saray’daki selamlıktan ve yönetim işlevlerinin gerçekleştiği diğer avlulardan yüksek duvarlarla ayrılarak özenle gizlenmiştir. Topkapı Sarayı’nın inşa edilmesinin ardından Beyazıt’taki Eski Saray’ın Harem olarak kullanılmaya başladığı, Topkapı Sarayı’nda ise yönetim ve selamlık işlerinin yürüldüğü bilinmektedir.

Ancak bu dönemde Altın Yol’un kenarında küçük bir Harem yapılaşmasının (Kadınlar Sarayı – Saray-ı Duhteran) olduğu hakkında bilgiler vardır. Dört yapı evresinde incelenen Harem’deki yoğun yapılaşma ve örgütlenme, Kanuni Sultan Süleyman’ın Haseki Hürrem Sultan ve ailesiyle birlikte Topkapı Sarayı Haremi’ne taşınmasıyla başlamış ve 18. yüzyıla kadar da devam etmiştir. Harem’de üç yüzden fazla oda, dokuz hamam, iki camii, bir hastane, koğuşlar ve çamaşırlık vardır.

Harem, günümüze ulaşan son biçimini, uzun bir zamana yayılan tadilatlar ve ilaveler sonucu almıştır. Harem’in genel yapısı, birbiri ardına sıralanan avlulardan oluşur. Bu avlular ile ayrılan kapı girişleri sonrasında koğuşlar, odalar, köşk ve hizmet binaları yer almaktadır.

DOLAPLI KUBBE / HAREM HAZİNESİ

Sultan III. Murad tarafından yaptırılmıitır. Duvarlarındaki dolaplarda Darüssaâde Ağası denetimindeki, Haremeyn’e ait vakfın evrakları ile her yıl Hicaz’a gönderilen paralar saklanır.

ŞADIRVANLI SOFA

Şadırvanlı Sofa, Dolaplı Kubbe’den girilen ve Harem’in esas girişini oluşturan sofadır. Padişahlar, duvarları 17. yüzyıl Kütahya çinileriyle kaplı olan bu alandan, asker alayı izleyecekleri zaman ya da kılık değiştirerek dışarıya çıkmak istediklerinde geçerlerdi.

KARA AĞALAR MESCİDİ

Şadırvanlı Sofa’dan çıktıktan sonra sol tarafta kalan Kara Ağalar Mescidi, 1665 yangınından sonra tekrar inşa edilmiştir. 17. yüzyıl çinileriyle kaplı duvarlarında çiçek motifleri ve Kur’an-ı Kerim’den sureler bulunur.

CÜMLE KAPISI

Cümle Kapısı (Saltanat Kapısı) Cümle kapısı, Harem’in üç ana bölümünün birbirine bağlandığı nöbet yerine açılır. Burası, kubbeli ve kemerli, açık bir sahanlıktır. Soldaki kapı, Cariyeler Geçidi’nden Cariyeler ve Kadın Efendiler Taşlığı’na; ortadaki kapı Valide Sultan Taşlığı’na; sağdaki kapı ise Altın Yol’a ve padişahların Has Odalarına açılır. Konumu gereği, Harem sürekli denetim altında olmak zorundaydı. Bu nedenle, hanedan mensuplarının ve kadınların yaşadığı bu mekânlar, taşlıktaki nöbet binasına bağlanan kemerli bir asma kat yoluyla, özellikle geceleri kontrol altında tutulurdu.

VALİDE TAŞLIĞI

Valide Sultan Taşlığı yüzyıllar boyunca Osmanlı Hanedanlığının ve Hareminin (özellikle de Harem’in üst sınıfına mensup kadınların) yaşam alanının merkezi olmuştur. Bu avlunun Altın Yol boyunca uzanan kanadında bulunan binaların 15. yüzyıl ve 16. yüzyılın ilk yarısında inşa edildiği düşünülmektedir. 16. yüzyılda Valide Sultan Dairesi’nin ve hamamın inşa edilmesiyle birlikte bu bölüm bir iç avlu niteliği kazanmıştır.

KADIN EFENDİ DAİRELERİ

Kadın Efendi Daireleri, padişahın çocuk doğurmuş olan eşlerine aitti. Alt katları, hizmetçi cariyelerin koğuşları olarak kullanılmış olan bu dairelerin, Sultan III. Murad döneminde, 1585 civarında, Valide Sultan Dairesi ile birlikte yapılmış olduğu kabul edilir. Kadın Efendilerin bu dairelerde yaşadıkları, sultandan çok valide sultana yakın oldukları sanılmaktadır.

VALİDE SULTAN DAİRESİ

Sultan III. Murad’ın annesi Nurbanu Sultan için yaptırdığı ve 18. yüzyılın sonlarına doğru Sultan III. Selim’in, annesi ve kendisi için ikinci bir kat eklettirdiği Valide Sultan Dairesi, düzenli ve ayrıntılı planıyla padişah dairesini andırır. Valide Sultan Dairesi’nin ana girişi, 18. yüzyılda iç kemerleri baroklaştırılan geniş koridorla bütünlük içerisindedir. Daire, yoğun rokoko dekorlu ve manzara resimlidir. Kat seviyesinde çinili duvarlar ile birer ocak ve çeşmeye sahip olan Valide Sultan Dairesi’nde bitki bezemeleri de yer almaktadır.

Dairenin alt katında valide sultanın gününün büyük bir kısmını geçirdiği bir salonla, yatak odası ve dua odası bulunurdu. Yemekten sonra dansçı ve şarkıcı cariyelerle eğlenen, okuyucu kalfa tarafından okunan Kur’an-ı Kerim veya tarih kitabını dinleyen valide sultanı, gözdelerin bu dairede ziyaret ettikleri kaydedilmektedir. Valide Sultan Dairesi’nin; hamam, tuvalet ve yaşam alanlarıyla birlikte, neredeyse kendi kendine yeterli olarak nitelenmesi olanaklı bir yapısı vardı. Valide Sultan Dairesi’nin, Harem’in en büyük ve gösterişli bölümlerinden olması, Osmanlı padişahlarının annelerine karşı duydukları hürmetin mimariye yansımış olan bir göstergesidir.

Sultanlar, Harem’de padişahın baş kadınından daha ön plana çıktığı görülen ve Harem’in gerçek lideri konumunda olan annelerine saygılarını sunmak ve günlük kararlarını bildirmek için her sabah Valide Sultan Dairesi’ne giderlerdi.

HÜNKAR HAMAMI VE VALİDE SULTAN HAMAMI

Hünkâr ve Valide Sultan Hamamları bu bina 16. yüzyılın sonlarında çifte hamam olarak inşa edilmiş ve 18. yüzyılın ortalarında yenilenmiştir. Benzer planlara göre inşa edilen her iki hamam da bir soğuk, bir ılık ve bir de sıcak bölümden oluşur. Ancak Valide Sultan Hamamı, Hünkâr Hamamı’ndan küçüktür.

Söz konusu iki hamamdan oluşan bu yapı, Valide Sultan Dairesi’ni bir koridor yoluyla Hünkâr Sofası’na bağlar. Hünkâr ve Valide Hamamları’nın mermer tabanı altındaki sistem Hünkâr Sofası altında da devam ederek bu yapıların ortak ısıtma düzenini oluşturur. Isıtma düzeni bu açıdan Roma hamamlarındaki düzenle benzerlik gösterir. Padişahın dairelerini kadınların yaşadığı bölümden ayıran bu hamamlardan Valide Sultan Hamamı, farklı günlerde kadınefendiler, hizmetçiler ve cariyeler gibi farklı sınıflardan kadınlar tarafından kullanılmıştır.

HÜNKÂR SOFRASI

Hünkâr Sofası Yazılı kaynaklardan ve panoramik resimlerden, III. Murad Has Odası’ndan sonra, 1580-1590 yıllarında inşa edildiği anlaşılan ve III. Murad Has Odası’yla hamamların arasında bulunan Hünkâr Sofası, Harem’in en büyük kubbeli mekânıdır. Yapı bugünkü durumuyla yüzyıllar boyunca geçirdiği onarım ve değişiklikleri sergiler. Duvarları boyunca uzanan ve üzerinde yazıtlar bulunan seramikler 1665 yangınından sonra, mavi-beyaz Hollanda seramikleri ise 18. yüzyılın ortalarında yerleştirilmiştir. Hünkâr Sofası, Harem’de padişahların bayramlaşma mekânı, sohbet salonu, düğün, merasim ve kabul salonu olarak kullanılmıştır. Buraya Muayede (Bayramlaşma) Sofası da denilmektedir.

ÇİFTE KASIRLAR / VELİAHD DAİRESİ

Çifte Kasırlar / Şehzade Dairesi III. Murad Has Odası’nın girişinin Mabeyn Taşlığı tarafında, 17. yüzyılda kademeli olarak inşa edilen Çifte Kasırlar iki odadan oluşur. Bu odalar, 18. yüzyılın başından itibaren Şehzade Daireleri olarak kullanılmıştır. Oda duvarları 17. yüzyıl İznik çinileriyle süslüdür ve ahşap kubbedeki altın süslemeler orijinaldir. 17. yüzyılda Saray’da moda hâline gelen, pencere içindeki çeşmeler Çifte Kasırlar’da da görülür. Bu çeşmeler, mekânda hoş bir su sesi duyulması için yapılmıştır.

ALTINYOL

Altın Yol Harem’in en uzun, eski ve önemli geçidi olan Altın Yol, Harem’i Enderun Avlusu’ndan ayıran duvar boyunca uzanan tonozlu bir yoldur. Altın Yol koridorunun en özel bölümü, Harem’de Hünkâr Dairesi içinden, Mabeyn Taşlığı ve Harem bahçesini sınırlayarak geçen revaklı bölümüdür. Sultanların, 19. yüzyılda bu ismi almadan önce Uzun Yol, Rah-ı Padişahî, Sokak-ı Hazret-i Padişahî olarak adlandırılan bu koridoru, genellikle Harem’deki dairelere kestirmeden ulaşmak amacıyla kullandıkları bilinmektedir.

Duvarları sıvalı, taş döşeli, sade bir yol olan bu yola Altın Yol adının verilmesi konusunda çeşitli rivayetler bulunmakla birlikte, bu adın tam olarak nereden geldiği bilinmemektedir. Şehzadelerin Cülûs Töreni’ne giderken bu yolda Harem halkına altın saçtığı ve bayram günlerinde padişahın Harem halkına iki kese altın dağıtarak bu yoldan geçtiği rivayet edilir. Bu, yaklaşık kırk beş metrelik yol, yer yer iki ila dört metre arasında genişliğe sahiptir ve duvarları çini ile kaplıdır.

CARİYELER KORİDORU

Boşalan yemek tepsileri bu koridorda bulunan taş platformlara koyulur, daha sonra hizmetçi cariyeler gelip tepsileri toplardı.

NÖBET YERİ

Konumu gereği, Harem sürekli denetim altında olmak zorundaydı. Bu nedenle, hanedan mensuplarının ve kadınların yaşadığı bu mekânlar, bu taşlıktaki nöbet binasına bağlanan kemerli bir asma kat yoluyla, özellikle geceleri kontrol altında tutulurdu.

Ve daha bir sürü bölümü ile Topkapı Sarayı sizleri bekliyor. Mutlaka Gezip görülmesi gereken bir yer.

Paylaş !

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir